HAYATIN HER GÜNÜ, HATTA HER ANI BÖYLESİNE DERSLERLE DOLUDUR. ÖNEMLİ OLAN ONLARI ALMAK VE DAHA ÖNEMLİSİ DE, GEREĞİNDE VE GEREĞİ YERDE KULLANABİLMEKTİR.
5 DERS
Birinci Ders:
Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en
İyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada
çakıldım kaldım. Son soru söyleydi :
'Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedır ?'
Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri sılerken, hemen
Her gün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan
olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki ! Son soruyu yanıtsız bırakıp
kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test
sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu.
'Tabii, dahil' dedi, Hocamız...
'İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden
farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlar
bunlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba' demeniz gerekse bile...'
Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. Hademenin adını da...
Dorothy idi.
İkinci Ders :
Bir gece vakit gece-yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran bir
zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen, bozulan
arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. geçen her
arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir
zenciye, hem de Alabama'da, yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi.
Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de
adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra, kapım çalındı. Muazzam bir konsol
televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda...
'Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur
sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime
güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan
kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son
nefesini verdi. Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık
beklemeksizin yardım eden herkesi kutsasın...
En İyi Dileklerimle,
Bayan Nat King Cole.'
Üçüncü Ders :
Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın...
Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk
pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu... Çocuk sordu:
'Çikolatalı pasta kaç para ?'
'50 Cent.'
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
'Peki, Dondurma Ne Kadar ?'
'35 Cent.' dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı
ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit
geçirebilirdi ki... Çocuk parasını bir daha saydı ve
'Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?' dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya
koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı
temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden.. Masayı sanki akan
gözyaşları temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı
15 Cent'lik bahşiş duruyordu..
Dördüncü Ders :
Yolumuzdaki Engeller...
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya
koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak diye
gözlüyor... Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray
görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın
etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çogu kralı yüksek sesle
eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.
Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.
Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına
itmeye başladı. Kan ter içinde kaldı ama, sonunda, kayayı da yolun kenarına
çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde
bir kesenin durduğunu gördü.
Açtı... Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde...
'Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir.' diyordu kral.
Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.
'Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.'
Beşinci Ders :
Önemli Olan Vermektir..
Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek
yaşam şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı
hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın
mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki
oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir
an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve 'Eğer kurtulacaksa, veririm
kanımı' dedi. Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içcine bakıyor ve
gülümsüyordu. Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük
çocuğun yüzü de giderek soluyordu...
Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu :
'Hemen mi öleceğim ?'
Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip,
öleceğini düşünüyordu.
SEVGİLER.....
26 Ocak 2010 Salı
24 Ocak 2010 Pazar
GEÇİNEMEYEN İKİ SEVGİLİ
Günlerden bir gün aşk meleği oklarını yanlışlıkla iki kişiyefırlatır.
"Bu ne biçim melek" demeyin olmuş bir kere..
Dünyada en son aşık olması gereken iki zıt karakterdirkahramanlarımız.Bir arada olmaması gereken bu iki karakter aslında ömürleri boyunca acıçekmişlerdir ta ki meleğimiz hayatının en büyük hatasını yapana kadar..
Oklar isimlerinin başharfi D ve M olan iki şanssız karakterimiziyaralamıştır.
O büyük buluşma gününde yarım olan karakterlerimiz D ve M diğeryarısını bulmuştur ancak ortada çok büyük bir problem vardır.
D ve M daha önce hiç hissetmedikleri ve belki başka hiçbir zamanhissedemeyecekleri güzel şeyler hissetmişlerdir ama bunun sonuolmadığından yakınıp durmuşlar bir süre..
İki karakterimizde işini gücünü bırakmış,dünyadan ve sorumluoldukları insanlardan bihaber inzivaya çekilmişler.
Ancak bu sırada dünya birbirine girmiştir,insanlar çıldırmış,dünya sankitersine dönmüştür sadece D ve M'nin değil tüm insanlarınhayatı alt üst olmuştur.
Tabii aşkın gözü kördür D ve M'nin bunun farkına varması uzun zamanalmıştır bu süre içinde küçük kıyametler kopmuş D ve M ancakdostlarının uyarmasıyla durumun farkına varmışlardır.
Kahramanlarımızdan M'nin gözünün önündeki perdeler kalkıp olayınciddiyetini fark edince D'ye artık ayrılmaları gerektiğini yoksa sadeceikisinin mutlu olması uğruna birçok insanın hayatınınkararacağını anlatmıştır.
Ancak, D kabullenememiş, bunun mümkün olmayacağını, onsuz hayatınzindanda yaşamaktan farklı olmayacağını anlatmış durmuştur, fakat Mkafasına koymuştur bir kere ayrılmalarının en doğru karar olacağınısöylemiş,bırakıp gitmiştir D'yi..
O günden sonra D ve M hiç aramamış, sormamışlar birbirlerini..Ama ne D mutludur ne de M..
İkiside kendilerini görevlerine adamış hep başkaları içinçalışmıştır,ne bir başkasına gönül verebilmişler ne de yaşadıkları ogüzel günleri unutabilmişlerdir.
D hiçbir zaman yedirememiştir,anlamamamıştır sevdiğini..
Ama gururunu yenipte gidememiştir M'ye..
M hep bu kararın en doğru karar olduğunu düşünmüş ama yürekteninanamamıştır buna sadece öyle yapması gerektiği içinyapmıştır,mutsuzdur ama yapılabilecek başka bir şey yoktur.
O günden sonra D ve M aynı yerde bulunmamak için çokçabalamışlardır.Aslında çoğu zaman buluşmuşlar mecburiyetten her buluşmada küçükkıyametler kopmuş,insanlar üzülmüş,ağlamıştır hatta kimi insanın canınamal olmuştur bu buluşma...
Merak ettiniz değilmi bu iki bahtsızın gerçek adını daha fazlameraklandırmayayım sizi.
Duygu ve Mantıktır asıl isimleri..
Dünyada en son bir araya gelmesi gereken iki geçinemeyen sevgili.
DUYGUNUN MANTIKLISIMI YOKSA,
MANTIĞIN DUYGUSUMU.?
"Bu ne biçim melek" demeyin olmuş bir kere..
Dünyada en son aşık olması gereken iki zıt karakterdirkahramanlarımız.Bir arada olmaması gereken bu iki karakter aslında ömürleri boyunca acıçekmişlerdir ta ki meleğimiz hayatının en büyük hatasını yapana kadar..
Oklar isimlerinin başharfi D ve M olan iki şanssız karakterimiziyaralamıştır.
O büyük buluşma gününde yarım olan karakterlerimiz D ve M diğeryarısını bulmuştur ancak ortada çok büyük bir problem vardır.
D ve M daha önce hiç hissetmedikleri ve belki başka hiçbir zamanhissedemeyecekleri güzel şeyler hissetmişlerdir ama bunun sonuolmadığından yakınıp durmuşlar bir süre..
İki karakterimizde işini gücünü bırakmış,dünyadan ve sorumluoldukları insanlardan bihaber inzivaya çekilmişler.
Ancak bu sırada dünya birbirine girmiştir,insanlar çıldırmış,dünya sankitersine dönmüştür sadece D ve M'nin değil tüm insanlarınhayatı alt üst olmuştur.
Tabii aşkın gözü kördür D ve M'nin bunun farkına varması uzun zamanalmıştır bu süre içinde küçük kıyametler kopmuş D ve M ancakdostlarının uyarmasıyla durumun farkına varmışlardır.
Kahramanlarımızdan M'nin gözünün önündeki perdeler kalkıp olayınciddiyetini fark edince D'ye artık ayrılmaları gerektiğini yoksa sadeceikisinin mutlu olması uğruna birçok insanın hayatınınkararacağını anlatmıştır.
Ancak, D kabullenememiş, bunun mümkün olmayacağını, onsuz hayatınzindanda yaşamaktan farklı olmayacağını anlatmış durmuştur, fakat Mkafasına koymuştur bir kere ayrılmalarının en doğru karar olacağınısöylemiş,bırakıp gitmiştir D'yi..
O günden sonra D ve M hiç aramamış, sormamışlar birbirlerini..Ama ne D mutludur ne de M..
İkiside kendilerini görevlerine adamış hep başkaları içinçalışmıştır,ne bir başkasına gönül verebilmişler ne de yaşadıkları ogüzel günleri unutabilmişlerdir.
D hiçbir zaman yedirememiştir,anlamamamıştır sevdiğini..
Ama gururunu yenipte gidememiştir M'ye..
M hep bu kararın en doğru karar olduğunu düşünmüş ama yürekteninanamamıştır buna sadece öyle yapması gerektiği içinyapmıştır,mutsuzdur ama yapılabilecek başka bir şey yoktur.
O günden sonra D ve M aynı yerde bulunmamak için çokçabalamışlardır.Aslında çoğu zaman buluşmuşlar mecburiyetten her buluşmada küçükkıyametler kopmuş,insanlar üzülmüş,ağlamıştır hatta kimi insanın canınamal olmuştur bu buluşma...
Merak ettiniz değilmi bu iki bahtsızın gerçek adını daha fazlameraklandırmayayım sizi.
Duygu ve Mantıktır asıl isimleri..
Dünyada en son bir araya gelmesi gereken iki geçinemeyen sevgili.
DUYGUNUN MANTIKLISIMI YOKSA,
MANTIĞIN DUYGUSUMU.?
21 Ocak 2010 Perşembe
PARA İLE İLİŞKİLERİMİZİ TEMİZLEME (1)
Başlangıçta, Tanrı ana-babamız, Yeryüzü yaşamımıza fiziksel bedenimiz ile kolayca üstünlük sağlayabilmemiz için ihtiyaç duyduğumuz bütün her şeyi verdi.Kendimize barınak ve giysi yapmamız için gerekli maddeleri ve yiyecek, s u , temiz hava sağlayabilmemiz için Güneş ışınlarını verdi. Bu, Fiziksel Gezegen içinde, Tanrının Nedensel Bedeninin bir örneği ile tekrar yaratımı hissetmeyi öğrenmek ve özgür arzunun bize verilen armağanlarını kullanmaya odaklanmamıza dikkat edilene gereksinim duymamız Kutsal Amacı içindi.
O Kutsal Plan asla bizim, fiziksel bedenimizin gereksinimlerini ve bir masa üzerine koyulan yiyecekleri temin etmeye yarayan, sabahtan akşama kadar büyük bir çabayla yapılan, günlük sıradan bir iş için değildi.O, gerçekte, bu Gezegen üzerinde, orijinal Kutsal Planın çarpıtılmış hantal bir şeklidir ve o, bu öğrenme okulu içindeki varlığımızın sebep ve amacından dikkati dağıtan bir biçimsizliktir.
“Düştükten” sonra biz, Kutsal Mirasımızı ve Tanrının çocukları olduğumuz gerçeğini kaybettik.
Daha az yoğunluklar içine ve kendi insani yanlış yaratımlarımızın daha düşük frekanslarına indik ve biz, şimdi hala içimizdeki ufak bir ses olarak danıştığımız ben varlığımızın rehberliğini işitemez olduk.
Boş yaşamımızın bedelini ödemek için, korku temelli insan ego sunu ve bölünmüşlüğümüzü geliştirdik.Gücümüzü, kendimizin değişime uğramış bir görüntüsüne verdik ve inançlarımız içersinde bizi yönetmesini onayladık ve şimdi biz tamı tamına fiziksel bedenimiziz ve fiziksel plan bütün yaşamdır.
O çarpıtılmış algı ile biz, sınırlandırma ve yoksunluğa inanmaya başladık.Bu gerçeği tekrar yarattığımızı ve bu Fiziksel Gezegen içindeki yaşamın her bir parçasının biçimlenmemiş ilk ışıktan olup sınırsız olduğunu unuttuk.Biz, Tanrının sonsuz bolluğunu unuttuk ve çok önemli yaşamımız için korkmaya başladık.Ve herkes için rahat ve huzurlu bir yaşam gereksiniminin yeterli olmayacağından korkar olduk.
Tanrının sonsuz bolluğunun akışını durduran, geri döndüren bir şekilde, fiziksel bedenimizin ihtiyaçlarına güç vererek nesneleri biriktirmeye başladık.Yeryüzünün elemental materyalleri üzerinde duygularımız ve korku temelli düşüncelerimiz yankılandığında biz, anne-baba Tanrımız ile yaratıcı işbirliği içinde tekrar yaratırız ve bulaşıcı hastalık ve benzeri hastalıkları, kıtlık, kuraklık ve sel baskınlarına neden olan sert hava koşullarını deneyimlemeye başladık.Ve o olduğunda da biz, tehlikeli bir çember içine fırlatıldık.Ve, daha azı yetebilir iken, yaşam için ihtiyaç duyulan daha fazla, nesneleri stoklamaya ve daha fazla korkar olmaya başladık.
Ancak böyle yaşayabileceğimize inanarak, bencilliğin ve açgözlülüğün bir bilincini geliştirdik.Su, yiyecek ve diğer nesneler için, bütün kıtalarda kavga başlattık.Bunun sonucu olarak, Tanrının her birimize serbestçe vermiş olduğu bütün nesneler için değiş dokuş esaslı bir parasal sistem yarattık.
Kısa süre içinde düzensizlik ve karmaşa inşa oldu, insan egosu, yaşam için gereksinim duyduğu nesneleri temin etmek, hatta onun anlamı linç etmek, öldürmek, çalmak ve dolandırmak olsa dahi, için her şeyin uygun ve yapılabilir inancı oluşturulmasına baskı yaptı.
Küresel Ekonominin bu çözülmesine şahit oluyor iken biz, heryerde bu trajik durumların açık bir kanıtını görebiliriz, görüyoruz.Uygulamada, Yeryüzünde her bulaşıcı hastalık göründüğünde, sınırlama ve korku temelli geriye dönüşün izi sürülebilmektedir.Bizim, hükümetler içindeki karlı veya karsız organizasyonların, yada bireysel ve özel sektörün,eğitim kurumlarının, dinsel organizasyonların, kimya, ilaç ve sağlık endüstrilerinin, şirketlerin, para kuruluşlarının, ordunun vb.kurumların yozlaşmasından, hükümetlerin ahlaksal değerlerden yoksunluğa düşmesinden ve zorbalığa başvurmasından bahsedip durduğumuz gerçek o dur.
O, ne istediğimize ulaşmak için alıp yapmanın gönülsüzlüğü ile, korku temelli insanın var olma telkinidir.Zamanın binlece yıllık geçmişinden bu yana, insanlar devamlı sırırlama ve yoksunluğun algısını boza gelmişlerdir.Bu illüzyonun bir sonucu olarak, heryerdeki insanlar , yoksul bilinç içinde bizi kıskaç içine alan ve devam eden insan egolarımızla ıstırap çekme ve acı içinde yazıyorlar.
O, bizden insan egosunca gaspedilmiş gücümüzü geri alma zamanıdır ve o, bizim için, yaşamımızın bütün üstünlüğünü Benim varlığına verme zamanıdır.Biz, şimdi Tanrının bolluğunun sınırsız akmasını geri getirme ve Kutsal Miras hakkımızı geri alma kabiliyetine sahibiz.Tanrının ışığı yeryüzünde artıyor ve ışığın karşıtı olan negatiflik iyileşme ve değişim olarak yüzeye itiliyor, ve biz, açgözlülük ve yozlaşmanın değişen kum yığınları üzerinde, güncel Küresel Ekonomiyi görüyoruz.Dışarıdan göründüğü şekliyle, o ekonomi, tümden çüküşün başını çekiyor, fakat, gerçekte bu, şafaktan önceki karanlıktır.
Tasfiye, iyileşme işleminin gerekli bir parçası olarak, Ekonomik Dünya içindeki yerini alıyor.Eski çağın, ahlaksal yozlaşma ve bozunma, bencillik ve açgözlülük modeli açığa vurulmuş oluyor ve paramparça ediliyor, bu sayede, Tanrının sonsuz huzuru ve sınırsız bolluğunun yeni modeli için yol temizleniyor.
Yaşamın bir başka safhasına zarar verme ile zenginliğe ulaşmayı arzulayanlar başarısızlığa mahkum ediliyor.Onlar yeryüzünü kirletiyor veya insanları incitiyor, onların alçakça çabaları, Kutsal Gerçekliğin ışık ışını içinde ortaya çıkarılmış oluyor.
Köpek, köpeği yer, göz attığımız, yıllarca yaygın ve bir numara olmuş bencillik, şimdi yerleşen yeni model içinde gücünü uzun süre koruyamaz. Bu zaman, “Bütün gizlenenler Şimdi ortaya çıkarılmalıdır” kehanetinin zamanıdr.Korku ve yoksulluğun ağı içinde tuzağa düşüren ,namussuzluğun ve aldatmanın el altından yapılan bütün entrikaları artık, karanlığın pelerini altında daha uzun bir süre gizlenemiyecektir.Milyonlar açlık , hastalık ve sefillk içinde yaşarken, Dünyanın nimetlerini stoklayan elit azınlık, kendi saplantılı cüretkarlıkları içinde daha fazla başarılı olamayacaklardır.
Yoksulluk bir insan yanlış yaratımıdır ve asla bizim Kutsal Planımızın amaçlanmış bir parçası olamaz.Sınırlama ve yoksunluğun yozlaşmış örnekleri bizim yarattığımız bir illüzyondur ve onu, inançlarımız ve eylemlerimiz, duygularımız, kelimelerimiz ve düşüncelerimiz aracılığı ile biz güçlendiriyoruz.
Tanrının sonsuz huzuru ve sınırsız bolluğunun yeni modelleri Kutsal Gerçeklik üzerine temellenmiştir ki o Tanrı bizim tedarikçimizdir ve O, Dünya dışı koşullarda değildir.Bütün iyi nesnelerin Tanrı tarafından temin edilmesinin devamlılığı bizim doğal mirasımızdır.Bu gerçeği hatırladığımız zaman biz, kalbimizi bir kez daha Tanrının sınırsız bolluğuna tekrar açacağız.
Sınırsız bolluk ve Sonsuz Huzurun Çağı içindeki bir zaman olarak yaşamın Altın Kitabına kaydedilecek olan bu tek an yeryüzü üzerine sürekli olarak tesis edildi.Şimdi, siz ve ben fiziksel varlığımızda, Tanrının sınırsız bolluğunu ve onun bütün Sonsuz Huzurunun Işığının içindeyiz ve bu Gezegeni yükseltmek için birlikte yaratacağız, bunu hayal edin.
TANRININ BOLLUĞUNU GERİ KAZANMAK
Doğuştan hakkımız olan Tanrının Sonsuz Bolluğunu geri kazanmak için, biz, parayla olan ilişkimizi netleştirmeye gereksinim duyarız.Bir sistem içinde yaşamayı seçtiğimizden beri, para değiş tokuşun bir kaynağı olarak kullanılmaktadır, ona olan korkularımızı gidermek zorundayız ve paranın değişen bir enerji kaynağı olduğunu idrak etmeliyiz.O, tek başına bağımsız, gücünü üzerimizde kullanmak ve geleceğimize hükmetmek için yaşamımıza giren, korkunç bir varlık değildir.O yalnızca, üzerimizde bir çeşit kontrol kurmasına müsaade ettiğimiz , hayatta kalma korkularımızın nedenidir.
O Kutsal Plan asla bizim, fiziksel bedenimizin gereksinimlerini ve bir masa üzerine koyulan yiyecekleri temin etmeye yarayan, sabahtan akşama kadar büyük bir çabayla yapılan, günlük sıradan bir iş için değildi.O, gerçekte, bu Gezegen üzerinde, orijinal Kutsal Planın çarpıtılmış hantal bir şeklidir ve o, bu öğrenme okulu içindeki varlığımızın sebep ve amacından dikkati dağıtan bir biçimsizliktir.
“Düştükten” sonra biz, Kutsal Mirasımızı ve Tanrının çocukları olduğumuz gerçeğini kaybettik.
Daha az yoğunluklar içine ve kendi insani yanlış yaratımlarımızın daha düşük frekanslarına indik ve biz, şimdi hala içimizdeki ufak bir ses olarak danıştığımız ben varlığımızın rehberliğini işitemez olduk.
Boş yaşamımızın bedelini ödemek için, korku temelli insan ego sunu ve bölünmüşlüğümüzü geliştirdik.Gücümüzü, kendimizin değişime uğramış bir görüntüsüne verdik ve inançlarımız içersinde bizi yönetmesini onayladık ve şimdi biz tamı tamına fiziksel bedenimiziz ve fiziksel plan bütün yaşamdır.
O çarpıtılmış algı ile biz, sınırlandırma ve yoksunluğa inanmaya başladık.Bu gerçeği tekrar yarattığımızı ve bu Fiziksel Gezegen içindeki yaşamın her bir parçasının biçimlenmemiş ilk ışıktan olup sınırsız olduğunu unuttuk.Biz, Tanrının sonsuz bolluğunu unuttuk ve çok önemli yaşamımız için korkmaya başladık.Ve herkes için rahat ve huzurlu bir yaşam gereksiniminin yeterli olmayacağından korkar olduk.
Tanrının sonsuz bolluğunun akışını durduran, geri döndüren bir şekilde, fiziksel bedenimizin ihtiyaçlarına güç vererek nesneleri biriktirmeye başladık.Yeryüzünün elemental materyalleri üzerinde duygularımız ve korku temelli düşüncelerimiz yankılandığında biz, anne-baba Tanrımız ile yaratıcı işbirliği içinde tekrar yaratırız ve bulaşıcı hastalık ve benzeri hastalıkları, kıtlık, kuraklık ve sel baskınlarına neden olan sert hava koşullarını deneyimlemeye başladık.Ve o olduğunda da biz, tehlikeli bir çember içine fırlatıldık.Ve, daha azı yetebilir iken, yaşam için ihtiyaç duyulan daha fazla, nesneleri stoklamaya ve daha fazla korkar olmaya başladık.
Ancak böyle yaşayabileceğimize inanarak, bencilliğin ve açgözlülüğün bir bilincini geliştirdik.Su, yiyecek ve diğer nesneler için, bütün kıtalarda kavga başlattık.Bunun sonucu olarak, Tanrının her birimize serbestçe vermiş olduğu bütün nesneler için değiş dokuş esaslı bir parasal sistem yarattık.
Kısa süre içinde düzensizlik ve karmaşa inşa oldu, insan egosu, yaşam için gereksinim duyduğu nesneleri temin etmek, hatta onun anlamı linç etmek, öldürmek, çalmak ve dolandırmak olsa dahi, için her şeyin uygun ve yapılabilir inancı oluşturulmasına baskı yaptı.
Küresel Ekonominin bu çözülmesine şahit oluyor iken biz, heryerde bu trajik durumların açık bir kanıtını görebiliriz, görüyoruz.Uygulamada, Yeryüzünde her bulaşıcı hastalık göründüğünde, sınırlama ve korku temelli geriye dönüşün izi sürülebilmektedir.Bizim, hükümetler içindeki karlı veya karsız organizasyonların, yada bireysel ve özel sektörün,eğitim kurumlarının, dinsel organizasyonların, kimya, ilaç ve sağlık endüstrilerinin, şirketlerin, para kuruluşlarının, ordunun vb.kurumların yozlaşmasından, hükümetlerin ahlaksal değerlerden yoksunluğa düşmesinden ve zorbalığa başvurmasından bahsedip durduğumuz gerçek o dur.
O, ne istediğimize ulaşmak için alıp yapmanın gönülsüzlüğü ile, korku temelli insanın var olma telkinidir.Zamanın binlece yıllık geçmişinden bu yana, insanlar devamlı sırırlama ve yoksunluğun algısını boza gelmişlerdir.Bu illüzyonun bir sonucu olarak, heryerdeki insanlar , yoksul bilinç içinde bizi kıskaç içine alan ve devam eden insan egolarımızla ıstırap çekme ve acı içinde yazıyorlar.
O, bizden insan egosunca gaspedilmiş gücümüzü geri alma zamanıdır ve o, bizim için, yaşamımızın bütün üstünlüğünü Benim varlığına verme zamanıdır.Biz, şimdi Tanrının bolluğunun sınırsız akmasını geri getirme ve Kutsal Miras hakkımızı geri alma kabiliyetine sahibiz.Tanrının ışığı yeryüzünde artıyor ve ışığın karşıtı olan negatiflik iyileşme ve değişim olarak yüzeye itiliyor, ve biz, açgözlülük ve yozlaşmanın değişen kum yığınları üzerinde, güncel Küresel Ekonomiyi görüyoruz.Dışarıdan göründüğü şekliyle, o ekonomi, tümden çüküşün başını çekiyor, fakat, gerçekte bu, şafaktan önceki karanlıktır.
Tasfiye, iyileşme işleminin gerekli bir parçası olarak, Ekonomik Dünya içindeki yerini alıyor.Eski çağın, ahlaksal yozlaşma ve bozunma, bencillik ve açgözlülük modeli açığa vurulmuş oluyor ve paramparça ediliyor, bu sayede, Tanrının sonsuz huzuru ve sınırsız bolluğunun yeni modeli için yol temizleniyor.
Yaşamın bir başka safhasına zarar verme ile zenginliğe ulaşmayı arzulayanlar başarısızlığa mahkum ediliyor.Onlar yeryüzünü kirletiyor veya insanları incitiyor, onların alçakça çabaları, Kutsal Gerçekliğin ışık ışını içinde ortaya çıkarılmış oluyor.
Köpek, köpeği yer, göz attığımız, yıllarca yaygın ve bir numara olmuş bencillik, şimdi yerleşen yeni model içinde gücünü uzun süre koruyamaz. Bu zaman, “Bütün gizlenenler Şimdi ortaya çıkarılmalıdır” kehanetinin zamanıdr.Korku ve yoksulluğun ağı içinde tuzağa düşüren ,namussuzluğun ve aldatmanın el altından yapılan bütün entrikaları artık, karanlığın pelerini altında daha uzun bir süre gizlenemiyecektir.Milyonlar açlık , hastalık ve sefillk içinde yaşarken, Dünyanın nimetlerini stoklayan elit azınlık, kendi saplantılı cüretkarlıkları içinde daha fazla başarılı olamayacaklardır.
Yoksulluk bir insan yanlış yaratımıdır ve asla bizim Kutsal Planımızın amaçlanmış bir parçası olamaz.Sınırlama ve yoksunluğun yozlaşmış örnekleri bizim yarattığımız bir illüzyondur ve onu, inançlarımız ve eylemlerimiz, duygularımız, kelimelerimiz ve düşüncelerimiz aracılığı ile biz güçlendiriyoruz.
Tanrının sonsuz huzuru ve sınırsız bolluğunun yeni modelleri Kutsal Gerçeklik üzerine temellenmiştir ki o Tanrı bizim tedarikçimizdir ve O, Dünya dışı koşullarda değildir.Bütün iyi nesnelerin Tanrı tarafından temin edilmesinin devamlılığı bizim doğal mirasımızdır.Bu gerçeği hatırladığımız zaman biz, kalbimizi bir kez daha Tanrının sınırsız bolluğuna tekrar açacağız.
Sınırsız bolluk ve Sonsuz Huzurun Çağı içindeki bir zaman olarak yaşamın Altın Kitabına kaydedilecek olan bu tek an yeryüzü üzerine sürekli olarak tesis edildi.Şimdi, siz ve ben fiziksel varlığımızda, Tanrının sınırsız bolluğunu ve onun bütün Sonsuz Huzurunun Işığının içindeyiz ve bu Gezegeni yükseltmek için birlikte yaratacağız, bunu hayal edin.
TANRININ BOLLUĞUNU GERİ KAZANMAK
Doğuştan hakkımız olan Tanrının Sonsuz Bolluğunu geri kazanmak için, biz, parayla olan ilişkimizi netleştirmeye gereksinim duyarız.Bir sistem içinde yaşamayı seçtiğimizden beri, para değiş tokuşun bir kaynağı olarak kullanılmaktadır, ona olan korkularımızı gidermek zorundayız ve paranın değişen bir enerji kaynağı olduğunu idrak etmeliyiz.O, tek başına bağımsız, gücünü üzerimizde kullanmak ve geleceğimize hükmetmek için yaşamımıza giren, korkunç bir varlık değildir.O yalnızca, üzerimizde bir çeşit kontrol kurmasına müsaade ettiğimiz , hayatta kalma korkularımızın nedenidir.
16 Ocak 2010 Cumartesi
BASİT YAŞAMAK
Basit yaşayacaksın.
Mesela susayınca su içecek kadar basit.
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.
Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;
tek bir düğme, tek bir cümle gibi;
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
“seni seviyorum” gibi.
Basit bir öpücük yetecek sana;
basit sıcak bir öpücük
ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
o öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.
Kabak çekirdeği verecek sana
rakamların veremediği mutluluğu.
El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın;
hep yanında taşıdığın,
atmaya kıyamadığın.
İki harekette giyiniverecek,
iki harekette soyunuvereceksin.
Kısacık olacak uyanman
ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak
sıcacık kollara dolanman
ve yolculuklara çıkman arasında geçen süre.
Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.
Beklentilerin de basit olacak.
Kaf Dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.
Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana
en ucuz aşk romanını.
Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini.
Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.
Bir kaşarlı tost olacak aradığın
nasıl oturacağını bilemediğin sofrada;
parmakların olacak en kıymetli çatalın.
Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.
İskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.
Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir
“fa diyez”in mutluluğunu.
Makyajın ilk “a” sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün
“Bilmiyorum” diyebileceksin bilmediğinde
ve çok normal olacak onu da bilmeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir “istemiyorum” diyebilmeye.
Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.
Saatin, sadece saati gösterecek;
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın.
Küçük bir not defteri olacak bilgini en hızlı sayan.
Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi
basit...
Mesela susayınca su içecek kadar basit.
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.
Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;
tek bir düğme, tek bir cümle gibi;
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
“seni seviyorum” gibi.
Basit bir öpücük yetecek sana;
basit sıcak bir öpücük
ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
o öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.
Kabak çekirdeği verecek sana
rakamların veremediği mutluluğu.
El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın;
hep yanında taşıdığın,
atmaya kıyamadığın.
İki harekette giyiniverecek,
iki harekette soyunuvereceksin.
Kısacık olacak uyanman
ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak
sıcacık kollara dolanman
ve yolculuklara çıkman arasında geçen süre.
Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.
Beklentilerin de basit olacak.
Kaf Dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.
Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana
en ucuz aşk romanını.
Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini.
Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.
Bir kaşarlı tost olacak aradığın
nasıl oturacağını bilemediğin sofrada;
parmakların olacak en kıymetli çatalın.
Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.
İskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.
Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir
“fa diyez”in mutluluğunu.
Makyajın ilk “a” sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün
“Bilmiyorum” diyebileceksin bilmediğinde
ve çok normal olacak onu da bilmeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir “istemiyorum” diyebilmeye.
Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.
Saatin, sadece saati gösterecek;
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın.
Küçük bir not defteri olacak bilgini en hızlı sayan.
Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi
basit...
13 Ocak 2010 Çarşamba
Evlilik ve Aşk Üzerine
Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız,
Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız,
Tanrı'nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız,
Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun,
Ve Tanrısal alemin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda,
Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın,
Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun Sevgi.
Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama aynı kadehe eğilip içmeyin,
Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın,
Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın,
Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır,
Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın,
Çünkü ancak Hayat'ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan,
Hep yanyana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın,
Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır,
Çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez....
Halil Cibran
Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız,
Tanrı'nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız,
Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun,
Ve Tanrısal alemin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda,
Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın,
Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun Sevgi.
Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama aynı kadehe eğilip içmeyin,
Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın,
Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın,
Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır,
Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın,
Çünkü ancak Hayat'ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan,
Hep yanyana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın,
Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır,
Çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez....
Halil Cibran
Doğan Cüceloğlu'nun harika bir paylaşımı...
Kaliforniya' da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi' nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, "Armudun iyisini ayılar yer" düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.
Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.
Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:
"Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?
"Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini "
"Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?
Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'
Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, "O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim" dedi.
O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, "Sen benim kahramanımsın" duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.
"Nasıl yani?" dedim.
"Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor."
Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu "ayı" olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.
Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış . Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. "Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir," dedi ve iki gün sonra, "Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler," dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.
Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, "O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz," dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach'ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.
Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. "Evet" yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. "Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz", dedi. Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George'a "Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!" dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, "Tabii, onlar küçük insanlar!" yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu.
O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.
Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat başbaşa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.
Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir 'keşke' olmayacak.
Sally'e sordum: "Baban seninle randevulaşır mıydı?"
"Evet", dedi, "yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, "Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!". Gülümseyerek, "Nereden biliyorsun?" diye sordum.
"Biz Frank'le konuştuk" diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.
Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.
Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne yapabilirim? ' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally'nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir.
Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur.
Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır.
Doğan Cüceloğlu
Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.
Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:
"Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?
"Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini "
"Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?
Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'
Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, "O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim" dedi.
O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, "Sen benim kahramanımsın" duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.
"Nasıl yani?" dedim.
"Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor."
Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu "ayı" olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.
Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış . Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. "Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir," dedi ve iki gün sonra, "Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler," dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.
Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, "O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz," dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach'ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.
Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. "Evet" yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. "Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz", dedi. Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George'a "Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!" dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, "Tabii, onlar küçük insanlar!" yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu.
O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.
Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat başbaşa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.
Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir 'keşke' olmayacak.
Sally'e sordum: "Baban seninle randevulaşır mıydı?"
"Evet", dedi, "yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, "Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!". Gülümseyerek, "Nereden biliyorsun?" diye sordum.
"Biz Frank'le konuştuk" diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.
Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.
Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne yapabilirim? ' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally'nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir.
Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur.
Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır.
Doğan Cüceloğlu
Doğum Tarihlerine Göre Kişilik Analizi...
23 Kasım - 1 Aralık
Ahlaki özellikleri son derece güçlü. İnanışı, özgüven duygusu gelişmiş,
dürüst kişilerdir Geniş görüşlü, vicdanlı, değerlerine önem veren, yüksek eğitimden hoşlanan. İyimser, öngörüşleri doğru çıkan. Gezgin bir ruh, yaşamı derinlemesine yaşamaktan hoşlanan Aşkta bağlanma duygusu fazla yüksek olmasa da, sevdiklerine düşkün ve onları koruyan. Başka insanları bilgisiyle, zarafetiyle büyüleyen. Yol gösteren abilik ablalık yapabilen İnsancıl, açık fikirli. Etik değerlere ve kanunlara saygılı. Fazla para harcamayı seven.
2 Aralık - 11 Aralık
Çok cesur. İnanmadığı hiçbir şeyi kabul etmeyen. Savaşma dürtüsü yüksek Haksızlıklara boyun eğmeyen amaca yönelik hareket edebilen.
Gayet bağımsız zincirlere tahammül etmeyen. Kimsenin lafıyla hareket
etmeyen Sadık ve oldukça fedakar. Söz verdiği zaman mutlaka yerine getiren. Aktif, hızlı ve gözü pek. Cinselliği güçlü, tutkulu, girişimci, istediği
kişiye elde edebilen Kimi zaman oldukça sabırsız, aceleci davranabilen. Rekabetçi, oldukça tutkulu.
12 Aralık - 21 Aralık
Kişilik sahibi, bilgisiyle, tecrübeleriyle insanları kolayca etkisi
altına alabilen Vizyonu güçlü, sezgi gücü yüksek, anlamaktan, keşfetmekten zevk alabilen. Duygularını kontrol edebilen, sevilmek ve ilgi görmekten fazlasıyla hoşlanan Aşkta kendi isteklerine düşkün. Çekiciliğiyle karşı cins üzerinde fazlasıyla etkili olan. Yanılmaktan hiç hoşlanmayan. Sanata ve yeni gelişmelere açık. Kendini gayet iyi koruyan Yenilgilerden yılmayan, gururlu ve kendini geliştirmesini bilen, hakimiyet kurabilen.
Ahlaki özellikleri son derece güçlü. İnanışı, özgüven duygusu gelişmiş,
dürüst kişilerdir Geniş görüşlü, vicdanlı, değerlerine önem veren, yüksek eğitimden hoşlanan. İyimser, öngörüşleri doğru çıkan. Gezgin bir ruh, yaşamı derinlemesine yaşamaktan hoşlanan Aşkta bağlanma duygusu fazla yüksek olmasa da, sevdiklerine düşkün ve onları koruyan. Başka insanları bilgisiyle, zarafetiyle büyüleyen. Yol gösteren abilik ablalık yapabilen İnsancıl, açık fikirli. Etik değerlere ve kanunlara saygılı. Fazla para harcamayı seven.
2 Aralık - 11 Aralık
Çok cesur. İnanmadığı hiçbir şeyi kabul etmeyen. Savaşma dürtüsü yüksek Haksızlıklara boyun eğmeyen amaca yönelik hareket edebilen.
Gayet bağımsız zincirlere tahammül etmeyen. Kimsenin lafıyla hareket
etmeyen Sadık ve oldukça fedakar. Söz verdiği zaman mutlaka yerine getiren. Aktif, hızlı ve gözü pek. Cinselliği güçlü, tutkulu, girişimci, istediği
kişiye elde edebilen Kimi zaman oldukça sabırsız, aceleci davranabilen. Rekabetçi, oldukça tutkulu.
12 Aralık - 21 Aralık
Kişilik sahibi, bilgisiyle, tecrübeleriyle insanları kolayca etkisi
altına alabilen Vizyonu güçlü, sezgi gücü yüksek, anlamaktan, keşfetmekten zevk alabilen. Duygularını kontrol edebilen, sevilmek ve ilgi görmekten fazlasıyla hoşlanan Aşkta kendi isteklerine düşkün. Çekiciliğiyle karşı cins üzerinde fazlasıyla etkili olan. Yanılmaktan hiç hoşlanmayan. Sanata ve yeni gelişmelere açık. Kendini gayet iyi koruyan Yenilgilerden yılmayan, gururlu ve kendini geliştirmesini bilen, hakimiyet kurabilen.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
